« Önceki |

27/10/2007

HATIRLA SEVGİLİ-- MUTLAKA OKUYUN

 Günün Köşe Yazıları

Oğuzhan Müftüoğlu Oğuzhan Müftüoğlu
Metni büyültün Metni küçültün
oguzhanmuftuoglu@birgun.net
Hatırla sevgili

Türkiye neredeyse tümüyle televizyon dizilerine teslim olmuş vaziyette. Hangi kanalı açsanız çeşit çeşit yerli dizilerle dolu. Son dönemlerde yakın tarihlerde yaşanmış olayları kıyısından kenarından da olsa işleyen diziler de yayınlanıyor. Kızımın "baba bak sizi anlatıyorlar" diye uyarılarına karşın pek de iyi bir dizi izleyicisi olmadığım için bunların içeriği konusunda fazla bir şey söyleme imkânım yok. Ancak yakın geçmişimizde yaşadığımız çok önemli olaylar konusunda neredeyse hiçbir şey bilmeyen hafızasız bir neslin bugün Türkiye'nin kaderini elinde tuttuğunu göz önüne alacak olursak, hiç yoktan iyidir diye düşünüyorum.

***
Geçen gün tezkere haberlerini takip etmeye çalışırken onlardan birine takıldım. Üniversite kantini gibi bir yerde aralarında konuşmakta olan gençlerden biri "duydun mu, İmran Öktem ölmüş, yarın cenazesinde dinciler olay çıkaracakmış" gibi bir şeyler anlatıyordu. O dönemde Yargıtay başkanı olan İmran Öktem'in adli yıl açış konuşmasında ülkedeki gerici akımlar ve laiklik konusunda söylediği sözlere dinci çevrelerin tepki göstermesi arkasından meydana gelen olaylar anlatılıyordu. Maltepe camiinde yaşanan olaylar, İmamın Öktem'in cenaze namazını "dinsiz" diyerek kıldırmayı reddetmesi, İnönü'nün tepkisi, cami çıkışında üst rütbeli bir subayın İnönü'yü korumak için tabancasını çekerek müdahale edişi, sonraki günlerde gerçekleştirilen büyük yürüyüş vb... Sonra canlandırma sahnelerle arşiv kareleri bir birine karıştı. İşte, Uğur orada yürüyor, hocalar cüppeleriyle ön sırada yürüyorlar. Bugünün muktedirleri içinden birileri de camiyi basan dinci grupta mıydı, beni oraya kim götürmüştü, nasıl gitmiştik, hiç hatırlamıyorum ama, işte bizler de hep oralardaydık. Bu yüzden belki, diziyi izlerken bir ara kendimi neredeyse dizi oyuncusu gibi hissettim desem yalan olmaz. Burada hatıralar siyah beyaz, canlandırma ise renkli. Oysa, tersi olmalıydı; aslolan hayat değil mi?

***
Türkiye solunda Kemalizmin etkisinden sıkça söz edilir. Bir etki kuşkusuz vardır. O dönemde devrimci gençlik hareketinin çizgisinde anti-emperyalizm ve bağımsızlıkçılık belirleyici bir rol taşıyordu. Türkiye'yi yöneten sağcı iktidarlar ve onların dayandığı gerici çevreler üzerindeki Amerikan etkisi çok belirgindi. Gerici ve dinci akımların sola karşı kullanılmak üzere güçlendirilmesinin Amerikan emperyalizminin politikalarından kaynaklandığını düşünüyorduk. (Bunun hiç de yanlış olmadığı bugün daha iyi görülüyor.) Bu bakımdan genel olarak sol hareket ve devrimci gençlik hareketi üzerinde bağımsızlıkçı yönü abartılmış bir Kemalizm etkisi elbette tartışılmaz. Ancak ben son dönemlerde yapıldığı gibi, bu konuda kompleksif bir şekilde tersine savrulan ve emperyalizm ve bağımsızlık sorununu atlayan bir tavrın da sol açısından hiç de doğru olmadığını düşünüyorum.

***
Aslında tezkereyi yazacaktım. Ama zaten tezkere konusu da televizyon dizilerine döndü. Aklı başındaki herkes bugün ülkenin karşı karşıya bulunduğu sorunların çözümünün Ortadoğu bataklığına girilerek çözülemeyeceğini açıkça görebiliyor. Ama "terör" bahanesiyle yaratılan toz duman içinde herkes (önlemeye çalıştıkları "terör"ün amacının da aynı olduğunu göremeyecek kadar) aklını yitirmiş gibi.

Oysa ortadaki gerçek sorun ne "terör" ne sadece "Kürt sorunu" ne de başka bir şey. Gerçek sorunun adı, daha doğrusu başta Kürt sorunu olmak üzere sorunları çözümsüzlüğe sürükleyen sorunun adı, Amerika'nın Büyük Ortadoğu projesinden başka hiçbir şey değil.

Bu yüzden tezkerenin uygulanmasının hiçbir şeyi çözemeyeceği ne kadar doğru ise, bugün tezkerenin uygulanmasına da savaşa da hayır demenin sorunların çözümü için yeterli bir politika olmadığı da bir o kadar açık bir gerçek sayılmalı. Çünkü bakın zaten Bush da 'tezkereye hayır' diyor!

Sanırım çözümsüz gibi görünen bu paradokstan kurtulmanın yolu, Kürt sorunu başta olmak üzere, tezkere, gericilik, AKP, liberalizm vb ülkenin karşı karşıya bulunduğu bütün sorunlar konusundaki politikaların emperyalizmin dünya ve bölge politikalarıyla ilişkisi içinde ve ona karşı bir temel üzerinde kurulabilmesinden geçecek.

20/10/2007

AĞIR:mahir çayanla maç yaptım

 
Ağar ile Mahir Çayan'ın futbol maçı

 

Renkli bir tarihe sahip olan Mekteb-i Mülkiye 147 yaşında. Mülkiye'nin en ilgi çekici yönü siyasi tarihidir. Öyle ki, zıt kutuplarda yer alan Mehmet Ağar ile Mahir Çayan, kantinde minyatür kale maç yaparlarmış. Cengiz Çandar. "Çayan'ın bacağı kırılmasa belki de Beşiktaş'a transfer olacaktı. Belki Ağar , Öcalan ile de maç yapmıştır" diyor...

“Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpar kalbimiz...
Ey vatan göz yaşların dinsin, yetiştik çünkü biz...”

Her Mülkiyeli için çok şey ifade eder bu sözler. Mülkiye’ye giren her öğrencinin öğrendiği ilk şey, okullarının tarihteki belirleyici yeridir çünkü. Siyasi hayatımıza damgasını vuran isimleri yetiştiren Mülkiye'nin renkli tarihini belki de en güzel, Türk solunun ünlü isimlerinden Mahir Çayan ile emniyet müdür iken sol örgütlere karşı operasyonları ile yıldızı parlayan Mehmet Ağar'ın yaptığı minyatür kale maçlar simgeliyor.

Türk siyasi ve iktisadi hayatına yön veren yüzlerce insanı yetiştirmenin haklı gururunu yaşayan Mekteb-i Mülkiye, 147. yıldönümünü kutluyor. Ekonomi, yargı, yasama, yerel yönetimler kısaca devlet denildiğinde akla gelen tüm alanlardaki karar vericileri yetiştirmiş Mülkiye, İttihat Terakki’den beri Türkiye tarihine damgasını vurmuş birçok parti ve örgütün de doğduğu yerdir. Dolayısıyla Mülkiye denildiğinde, paradoks gibi görünse de aslında birbirinden asla koparılamayacak iki farklı tarih anlatılır hep. Birisi kuruluş amacına uygun olan bürokrasi tarihi, diğeri ise herkesin hayatının bir parçasına değen, ilgisini çeken renkli siyasi tarihi. Devlet Bakanı Abdüllatif Şener’in geçtiğimiz aylarda CNN Türk’te “Her Mülkiyeli biraz komünisttir” sözleriyle özetlediği gibi, Mülkiye ve siyaset denildiğinde akla sol düşüncenin ağırlığı gelir.

'Mahir Çayan'ı annesi bana emanet etmişti'

Türkiye solunun önemli isimlerinden Mahir Çayan mesela; İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'u kaçırarak öldüren Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi’ni (THKPC) Mülkiye kantinin de kurmuştu. Sınıf arkadaşlarının arasında o dönem lakabı “Pala” olan İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, “Mahiri annesi bana emanet etmişti” diyen Hasan Celal Güzel de vardı. "Çayan Ankara’ya ilk geldiğinde, annesi beni gördü, 'Oğlum sen çok akça pakça bir çocuksun, Mahirimi sana emanet edeyim, o çok utangaçtır' dedi" diye anlatıyor, o günleri. Çayan iki ay Güzel'in odasında kalmış.

Mülkiye'nin düşünce iklimi, 1970'lerin ortalarına kadar son derece demokratiktir aslında. Solun ağırlığı olmasına rağmen her fikirden insan rahat biçimde kendini ifade edebiliyordu. Okulun bu renkliliğini o dönemin aktörleri bugün gülümseyerek hatırlıyorlar. DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, Savaş Ay'a 2003 yılında verdiği bir mülakatta henüz birinci sınıfta iken Mahir Çayan ile Mülkiye Yurdu ve Mülkiye kantininde masaları çevirip minyatür kale futbol maçları yaptığını anlatmıştı, mesela. Bu maçların nasıl geçtiğini sorduğumuz Çayan'ın o dönemki en yakın arkadaşlarından Gazeteci Cengiz Çandar ise, "Ağar bizden çok küçüktü" diyor ve ekliyor: "Birinci sınıftaydı. Asıl ilginç tablo, Mehmet Ağar'la Abdullah Öcalan'ın aynı sınıfta, aynı sıralarda eğitim görmesiydi. Hatta Ahmet Tan da vardı ve Ağar'ın en yakın arkadaşıydı. Belki Ağar ile Öcalan maçta yapmıştır."

Çolakoğlu, Çandar'ı hapisten kurtardı

Türk siyasetine damgasını vuran böylesine ilginç karakterleri barındıran Mülkiye'deki futbol tutkusu gerçekten dikkate değer. Bu tutkunun baş aktörü de herhalde Mahir Çayan'dır. Nitekim basketbol takımı ile ünlü Mülkiye'de futbol denildi mi akla hep Çayan geliyor. Cengiz Çandar, Çayan'ın az bilinen yönlerinden birisinin futbolculuğu olduğunu söylüyor ve adeta Türk futbolunun "yetişememiş yıldızları"ndan birini anlatıyor: "Çayan futbolda çok yetenekliydi. Vefa'da oynadı. Yetenekleri kısa sürede keşfedilince Beşiktaş'tan transfer teklifi aldı. Eğer ayağı kırılmasaydı, belki de Beşiktaş ile sözleşme imzalayıp ünlü bir futbolcu olacaktı."

Minyatür kale maçlarda kendisinin sadece bir kaç kez oynadığını söyleyen Çandar, döneme damgasını vuran Sosyalist Fikir Kulübü'nün başkanlığını da yapan isimlerdendi. Siyasetin hararetlendiği günlerde yazı işleri müdürlüğü yaptığı dergideki bir yazıdan dolayı 7.5 yıl hapis, 2.5 yıl da Kastamonu'da emniyet nezaretinde bulundurulma cezası alır, Çandar. Sıkıyönetim ilan edildiğinden dolayı Filistin kamplarına gitmek için gazeteci Şahin Alpay ve Afa yayınlarının sahibi Atıl Ant ile yola çıkar. Yoldaki askeri kontrolleri ise, bugün Doğan Yayın Holding Yayın Danışman olan Nuri Çolakoğlu’nun yaptığı sahte kimlikler sayesinde aşarlar. Bu olayı hatırlattığımız Çandar, “Nuri, böyle konularda gerçekten iyiydi. Eli yatkındı” diyor.

Hiram Abas kavgada Mülkiye'nin onuruydu

Mülkiye'nin "sol" kanadı futbolda ağırlığını koyarken, bürokrat kanadının vazgeçilmez sporu ise basketboldur. Ve ilginç bir şekilde devleti yönetenleri yetiştiren Mülkiyeliler, devletin silahlı koruyucusu olan Harbiyeliler ile daima çatışma içindedirler. Zaten 1936'da İstanbul'dan Ankara'da Cebeci'ye Mülkiye taşındığı yıllarda, yanı başına da Harbiye taşınır. Harbiye ve Mülkiye basketbol takımları arasındaki maçlarda çıkan kavgalar hayli ünlüydü. Ne var ki, Mülkiyeliler çoğu zaman dayak diyen taraftı. Mülkiye’nin biraz da olsa onurunu öğrenciyken boksla uğraşan ve bir suikast sonucu 1990’da öldürülen eski MİT Müsteşarı Hiram Abas kurtarıyordu. 12 Mart muhtırası verildiğinde ise kavga biraz daha ileri gitti ve Harbiyeli öğrenciler Mülkiye binasını kurşun yağmuruna tuttu.

1.5 asrı bulan Mülkiye tarihinde ciltler tutacak nice anılar var kuşkusuz. Ancak bugün bile çok tartışılan Mülkiyelilik ruhu, hangi düşünceden olursa olsun herkesin kendince sahip çıktığı bir olgu olarak okulun tarihinin de özünü oluşturuyor. Mahir Çayan'ın öldürüldüğü Kızıldere operasyonuna katılan istihbaratçılardan Kemal Düşünceli, Turhan Feyizoğlu’na anlattığı anılarında şöyle diyor: “Biz ellerindeki yabancıları öldürmeyip bize teslim etmelerini istiyorduk sürekli. Mahir Çayan içeriden bağırdı, ‘Atatürk Çanakkale’de yüzlerce İngiliz’i öldürdü. Ülkemizin bağımsızlığı için bir avuç İngiliz’i öldürmekten geri durmayacağız. Bu arada marşlar söylüyorlar. Slogan atıyorlardı. Söyledikleri marşlardan biri Mülkiye Marşı’ydı.” Mülkiyeli olmak böyle bir şeydi. Mahir Çayan da gururla Mülkiye Marşı'nı söylüyordu, Mehmet Ağar da.

ÖĞRENCİ FİKİR KULÜPLERİ SİYASETE DAMGASINI VURDU

Türk siyasi hayatına damgasını vuran isimlerin Mülkiye’den çıkması gayet doğal aslında. Türkiye’nin ilk öğrenci örgütlenmesi 14 Aralık 1908'de "Müdavimin-i Mülkiye Cemiyeti" adıyla Mülkiye’de kuruldu. Bugün hala aktif olan çoğu siyasetçi ise yine 1970’lerde Mülkiye’de kurulan ve başkanlığını Mahir Çayan’ın yaptığı Sosyalist Fikir Kulübü ile karşıt kutuptaki başkanlığını Hasan Celal Güzel’in yaptığı Hür Düşünce Kulübü’nden yetişti. Ayrıca başkanı eski bakanlardan İstemihan Talay’ın olduğu Toplumcular Derneği ve yine başkanlığını eski milletvekili Uluç Gürkan’ın yaptığı Ortanın Solu Derneği de yüzlerce siyasetçinin yetiştiği yerlerdi.

SURİYE'YE 2 CUMHURBAŞKANI IRAK'A 1 BAŞBAKAN VERDİ

1.5 asrı bulan Mülkiye tarihini doktora tezi yapan Musa Hikmet Yavuzyiğit, Türkiye'ye 4 başbakan yetiştirmesinin yanında okulun ayrıca Suriye ve Irak’a da birer başbakan yetiştirdiğini hatırlatıyor. Tabii ki bunların yanında birçok yüksek yargı mensubu, ekonomi ve dışişleri bürokratı ile kaymakam yetiştiren Mülkiye’nin koridorlarından fikir hayatına yön veren ve isimleri devasa bir liste tutan yazarlar, şairler, edebiyatçılar, gazeteciler de geçti. Ama belki de Mülkiye'nin içinde kalan tek ukde, Suriye'ye bile 2 cumhurbaşkanı yetiştirmiş olan okulun kendi ülkesine hala bir cumhurbaşkanı verememesidir

5/10/2007

NASRALLAH:DENİZ GEZMİŞ KALBİMİZDE


Nasrallah: Deniz Gezmiş kalbimizde



Devrimci hareketin önemli isimlerinden Deniz Gezmiş'e övgüler yağdıran Hizbullah lideri Nasrallah, "Zalimlere karşı saflarımız yeni Deniz'lere her zaman açıktır" dedi.

Nasrallah: Deniz Gezmiş kalbimizde

Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrallah'ın, Türkiye'deki devrimci hareketin önemli isimlerinden Deniz Gezmiş'e hayran olduğu ortaya çıktı. Nasrallah, Evrensel gazetesinde yayımlanan röportajında Gezmiş'e olan hayranlığını, "1960'larda İsrail'e karşı savaşmak için Filistin'e giden Türkiyeli sosyalist kardeşlerimiz vardı. Bunlardan biri halen benim belleğimde ve kalbimdedir, Deniz Gezmiş" sözleriyle dile getirdi.

İsrail'in, bir ay önce başlattığı Lübnan operasyonunun sebebi olarak gösterdiği Hizbullah lideri Nasrallah, röportajında, 1968'de Dolmabahçe'de 6. Filo'ya karşı düzenlenen eylemlerde ön sıralarda yer alan ve Türkiye'deki devrimci hareketin önemli isimlerinden olan Gezmiş'e övgüler yağdırdı.

'Yeni Deniz'ler istiyoruz'

Nasrallah, "Artık yeni Deniz'ler istiyoruz. Zalimlere karşı saflarımız her zaman açıktır yeni Denizler'e. Deniz, Filistin ve Lübnan halkının kalbinde her zaman yaşayacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Ne yazık ki, Deniz'lerin bıraktığı ortak düşmana karşı savaşım ile kardeşlik artık yok. Emperyalizme karşı savaşımızda, devrimciler de sorumluluk almalı ve Filistin ile Lübnan halkımızın kalbinde yeniden Deniz'leşmeliler" dedi.

Hugo Chavez'e de övgü

Sosyalist hareketin kendilerine büyük moral sağladığını anlatan Nasrallah, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez'e de övgüler yağdırarak, "Birçok Müslüman devletin yapamadığını Chavez yaptı ve İsrail Büyükelçisi'ni çekti. Ayrıca direnişimize desteklerini iletti ve bu bizim için büyük moral kaynağı oldu" diye konuştu.

Türk hükümetinden İsrail'e tepki mesajları geldiğini ancak bunların sadece sözde kaldığını ifade eden Nasrallah, şunları kaydetti:

"Topraklarımıza atılan bombalar Türkiye üzerinden geliyor. Biz Türkiye'den somut tepkiler bekliyoruz. Türkiye hükümeti halen taşeron çetenin en büyük müttefiki durumunda."

Suudi Arabistan'da haklarında çıkarılan fetvalara da tepki gösteren Nasrallah, bunların ABD'nin çıkarları için hazırlandığını ve siyasi amaçlı olduğunu savundu.

'Sivillere füze atmıyoruz'

İsrail'in erkek, kadın ve çocuk demeden masum insanları öldürdüğünü söyleyen Nasrallah, "Temkinli davranıyoruz ve sivillere kesinlikle füze atmıyoruz. Önceden belirlediğimiz yerlere kontrollü olarak füze atıyoruz" şeklinde konuştu.

İsrailli Araplar

"İsrailli Arapları bilinçli olarak sınıra sürüyorlar. Onlar bize hedef gösteriyorlar" diyen Nasrallah, şöyle devam etti:
"Ama biz, provokasyona ve fitneye gelmiyoruz. Savaşçılarımız kara harekâtında İsrail güçlerini bozguna uğratıyor. Ancak şunu bilsinler ki, henüz önemli silahlarımızı kullanmadık.

İsrail, bizi ölümle yıldıramayacağını bildiği için altyapılarımızı yollarımızı, köprülerimizi, kadınlarımızı ve çocuklarımızı yok etmeye çalışıyor. Vatanımızın özgürlüğü dışında hiçbir çözümü kabul etmeyeceğiz."

14/8/2007

ULAŞ'IN ŞİİRİ


Anadolu ciplak


Yalinayak

Karni ac

Istedigi

Bir lokma ekmek

Bilmez tatli yemek

Girer patronun cebine emek

Bir yanda

Kadehler yan yana

Sampanyalar patlar

Yalinayak çocuklar

Yok bir lokma ekmek

Karnini doyurmak gerek

Suclari fakir olmak

Aglamak istiyorum

Aglamak


ULAS BARDAKÇI

14/8/2007

İKİ TİP SOLCU VAR--3

0 "solcu" için milad 1994 yerel seçimleridir. Tarihin ivmesini geriye çevirmek isteyenlere karşı inisiyatif onlara geçmiştir. Öteki solcu "Fatsa Gerçeği" kitabının binlerce nüshasını parti teşkilatlarına dağıtan ve "böyle yapmalıyız" diye kopyalayan, mahallelerde bile "halk komiteleri" kuran, siyasal İslam'ın yükselişini ibretle tesbit etmekte ve 12 Eylül faşizminin bir sonucu olarak görmektedir.

O "solcu" için yaşam siyah ve beyaz bir renge bürünmüştür. Laiklik ve irtica denkleminde temsil ettiği değeri öne çıkarmakta ve ülkede en büyük tehlikenin irtica olduğunu düşünmektedir. Öteki solcunun siyasal ve pratik hegemonyası kırılmıştır.

O "solcu" için düzeni değiştirmek değil, irticai akımların iş başına gelmesini önlemek birinci hedeftir. Zaten düzeni değiştirmek demek sosyal demokrat iktidar demektir. Öteki solcu ise "yeniden" düzeni değiştirmek için sokaklarda, sendikalarda ve hayatın içindedir. Ama eskisi gibi gücü, kuvveti kalmamıştır.

O "solcu" ülkede Kürtlerin yaşadığını biliyor ama onlarla ilgili herhangi bir tasarrufta bulunmamaktadır Öteki solcuların bir bölümü PKK'yla ittifak yapılabileceğini tartışırken, bir bölümü ise Kürt Sorunu'na duyarlı ve fakat PKK'ya karşı mesafeli durmayı tercih etmiştir.

O "solcu" ideolojik çizgisinin altın dönemi olan Yön çizgisine keskin bir dönüş yaparken, cephaneliğinde irtica ile mücadele vardır. Öteki solcu küresel muhalefeti tartışmaktadır.

O "solcu" artık antiemperyalisttir. Zira bu gericileri Amerika'nın Yeşil Kuşak teorisi başımıza musallat etmemiş midir? Öteki solcu antiemperyalist olduğu kadar anti-kapitalisttir. Ülkedeki egemen sınıfları irtica karşıtı/irticaya destek verenler olarak değil bir bütün olarak değerlendirmektedir.

O "solcu" için irticaya karşı duran iş dünyasından biri varsa müttefiktir. Öteki solcunun böyle bir müttefike ihtiyacı yoktur.

O "solcu" 28 Şubatçı, öteki solcu "Ne Refahyol ne hazırol"cudur.

O "solcu" Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık eylemlerinde "Türkiye laiktir laik kalacak" diye ışıklarını açıp söndürdü. Öteki solcu Susurluk'un devletin derin kalbi olduğunu biliyor ve "Çeteler halka hesap verecek" sloganını atmaktadır. Oysa o eylemlerde en çok öteki solcunun imzası vardır.

O "solcu" öteki solcuyu irticaya karşı yeterince muhalefet etmediği için solcu olarak görmemeye başlar. O "solcu" türbana karşıdır. Öteki solcu neden hâlâ insan haklarından söz etmektedir?

O "solcu" üniversitelerde türbana karşı 'ikna odaları' kurdurur. Öteki solcu o odalardan birgün kendisinin de nasibini alacağını bilir ve muhalefet eder.

O "solcu" irticaya karşı esaslı muhalefet ettiği için YÖK'ün 12 Eylül malûlü olduğunu

gözardı eder. Anti-demokratik uygulamalarına ses çıkarmaz. Öteki solcu yemek boykotu yaptığı ya da okul önüne çadır kurduğu için okuldan süresiz uzaklaştırılan öğrencilerdir.

O "solcu" için irticaya karşı memleketin sigortası ordudur. Öteki solcu gericiliğe ve siyasal İslama karşı halka güvenilmesi gerektiğini söylemektedir.

O "solcu" için irticaya karşı mücadele eden her hareket makbuldür. TÜSİAD irti-cayı kınamışsa, mesele yoktur. Öteki solcu hâlâ egemen sınıflara karşı mesafeli durmaktan yanadır.

O "solcu" laiklikle kristalize olan yeni çizgisini AB-ABD karşıtlığı üzerinden kurgulamaya başlar. Ulusal düzeyde bir itirazdır. Antiemperyalist bu yeni söyleminde anti-kapitalizm yoktur. Öteki solcu ABD'ye karşı küresel direnişi savunur, içlerinden kimileri ise Emeğin Avrupası için mücadele edeceklerini söylemektedir.

O "solcu" milli, öteki solcu entemasyo-nalisttir.

O "solcu"nun oy vereceği ya da 'birleştiler' diye sevindiği partiler ne gariptir ki AB'ye bu kadar bodoslamadan karşı değildir. Öteki solcu bu konuda Avrupa Sol Partisi ile mutabıktır.

O "solcu" bu ülkede sadece Türklerin yaşam hakkını savunmaya başlar. Öteki solcu bu ülkede Türkler kadar başka etnik kökenlerden gelenlerin da vatandaşlık hakkını savunduğu için o "solcu", ötekini bu gerçeği hatırlattığı için bölücülükle suçlar.

O "solcu" için bu ülkenin Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Süryanileri, Lazları, Çerkesleri ve Kürtleri aslında müzik albümü, yemek kültürü ve 'kavimler kapısı Anadolu' retoriği için önem taşır. Öteki solcu hepsidir.

O "solcu" öteki solcuyu neoliberalizmle suçlar. Öteki solcu acı acı güler.

O "solcu" 27 Nisan muhtırasını destekler. Öteki muhalefet eder.

O "solcu" Tandoğan'da 4.5 yıldır iktidarda bulunan AKP'ye karşı Cumhuriyet Mitingi yapar. Öteki solcu 28 Şubat sürecinin pratiğinde bu mitinge şüpheyle bakar.

O "solcu" Çağlayan'da bu defa daha büyük bir Cumhuriyet Mitingi yapar. Ülkenin orta sınıflarını, o güne kadar sokağa çıkmamışlarını, slogan atmamışlarını, Cumhuriyet değerlerini savunanlarını buluşturur. Öteki solcuların bir bölümü bu çağrıya kayıtsız kalamaz. Öteki solcular bu mitinglerin irtica tehlikesinin ötesinde düzene karşı yapılmasını talep etmektedir.

O "solcu" Cumhuriyet Mitingleri'nde bayrak sallar, 10. Yıl Marşı söyler. Öteki solcu ise 1 Mayıs'ta dayak yer, biber gazı solur. Aynı devlet iki farklı "sola" iki farklı muameleyi layık görmüştür.

O "solcu" solun birliğinden DSP-CHP birleşmesini ve -mümkünse- SHP'nin de katılmasını anlar, mutludur. Birleşmişlerdir. Öteki solcu statükoyu savunan bu partileri sol içinde görmemektedir.

O "solcu" yeni adını sevmiştir. O "ulusalcıdır." Öteki solcu "ulusalcı"nın karşılığında sözlüklerde milliyetçi yazdığını bilmektedir. Hâlâ sosyalist ve devrimci sıfatlarını tercih etmektedir.

Ve öteki solcu, o "solcuya" Mahir Çayan'ın o ünlü sözüyle karşılık verir:

Aynılar aynı, gayrılar gayrı kalmalıdır.

14/8/2007

İKİ TİP SOLCU VAR-2

O "solcu" sokakta yoktur. Ölenler öteki solculardır.

O "solcu" neredeydi bilinmez ama 6. Filo ve "Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü" düzenleyerek Kanlı Pazar'da iki işçi dostunu kaybeden güç FKF'nin gençleridir.

O "solcu" umudunu 9 Mart Cunta-sı'nın sol vaatlerine, öteki solcu işçi-köylü ittifakına bağlamıştır.

O "solcu" legal, öteki solcu ise illegaldir.

O "solcu"nun vizyonu TİP ve CHP'nin 'ortanın solculuğunu' benimsemiş, öteki solcu ise THKP-C ve THKO ile devrim düşleri için eyleme geçmiştir.

O "solcu" ile öteki solcunun yolu bir kez daha 12 Mart'ın "balyoz operasyonumda, işkencehanelerde kesişmiştir.

O "solcu" da faşizmden işkence, kovuşturma, hapis ile nasibini alır. Ama asıl cezaevleri, idam, katliam ve sokaklardaki infazlar öteki solcular içindir.

O "solcu" 1974 affıyla dışarı çıktığında artık yüzü Ecevit'in "ak günlerine" dönmüştür. Öteki solcu hala cezaevinde ya da yeniden örgütlenme çabasındadır.

O "solcu" 'toprak üretenin su kullananın' sloganının büyüsüne kapılmış, 'umudumuz Ecevit'e sarılmıştır. Öteki solcu yeniden meydanlarda "tek yol devrim" diye bağırmaktadır.

O "solcu" ile öteki solcunun yolu kimi zaman gasilhanede kesişir. Ülkede yükselen faşizmden her ikisi de nasibini almaktadır.

O "solcu" bu saldırıların Ecevit ve iktidarına karşı yapıldğını, öteki solcu ise "halka kalkan faşist eller" olduğu tezini savunmaktadır.

O "solcu" CHP mitinglerinde slogan atan ötekini "aşırı sol" diye nitelemektedir.

O "solcu" oyla, öteki silahla amacın hasıl olacağı kanaatindedir.

O "solcu" en çok uzlaşma sözcüğünü demokrasinin gereği olarak kullanırken, öteki solcu sınıflararası uzlaşmaz çelişkiden söz etmektedir.

O "solcu" seçim sandığına koştuğunda, öteki solcu "seçimler boykot" ya da "düzen partilerine oy yok" kampanyaları düzenlemektedir.

O "solcunun" yaşadığı ilçede, semtte, mahallede can güvenliğinden öteki solcu sorumludur.

O "solcu" demokrat olduğu için Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerini okumaktadır. Öteki solcu saldırı ve katliamları "faşist" olarak tanımlanmadığı için Cumhuriyet Gazetesi'ni boykot etmekte ve -önce Vatan-sonra Demokrat Gazetesi'ni okumaktadır.

O "solcu" henüz bu ülkede Kürtle-

rin yaşadığını bilmemektedir. Ona gore sorun feodal bir aşiret düzenidir. Öteki solcu ise "teoriden" hareketle, halkların kendi kaderini tayin hakkını tartışmakta ama işin içinden de çıkamamaktadır.

O "solcu'Mardan bazıları 12 Eylül askeri darbesine övgüler dizmiştir. İstenirse arşivlerden izlenir. Öteki solcu ise artık hapiste, sürgünde, morgda ve kaçaktadır.

O "solcu" cezaevlerinde sağlanan olanaklarla devrimcileri "çıkmaz sokaktan çıkardığında, öteki solcu Mamak ve Diyarbakır'da dayaktan ölmektedir.

O "solcu" ile ötekinin yolu insan hakları ihlallerine karşı Aydınlar Dilekçesinde kesişir.

O "solcu" 1983 sonrası "solun birleşmesi" senaryolarına katılır, milletvekilliği düşü kurarken, öteki solcu hala cezaevindedir.

O "solcu" bir zamanlar umudunu bağladığı Ecevit'i şimdi "bir bölen" olarak görürken, öteki solcu hala cezaevindedir.

O "solcu"dan hiç idam edilen olmadı. Öteki solcular tıpkı 12 Mart'ta-ki abileri gibi sloganlarla ölüme yürümüştür.

O "solcu" için Sovyetler Birliği'nin yıkılması Türkiye için "yeni fırsat" demektir. Hatta bir zamanlar burun kıvırdığı "Turan ideali" ve "Enver Paşaca övgü bile dizebilir. Öteki solcu hüzünle reel sosyalizmlerin yıkılışını ve sosyalizmin itibarındaki aşınmayı gözler.

O "solcu" Atatürkçülüğe daha bir sarılır. Bütün liderlerin heykelleri devrilirken, Atatürk'ün idealleri ayaktadır. Öteki solcu hala tartışmaktadır.

O "solcu" Özal iktidarına "takunyalı" olduğu için, öteki solcu öncelikle özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisinin yıkıcı etkisi için muhaliftir.

O "solcu" "Kürt realitesini tanıyan" İnönü-Demirel koalisyonunu demokrasi gelecek diye heyecanla karşılamıştır. Öteki solcunun bir kez daha aynı suda yıkanmaya niyeti yoktur.

O "solcunun" artık sesi daha bir gür çıkmaktadır. İlk kez güç onlardan yanadır. Öteki solcu hala yasaklar, kovuşturmalarla boğuşmakta, 12 Eylül'ün uygulamaları, sonra Anayasası ve uluslararası düzeyde sosyalizmin prestij kaybı öteki solcuyu azınlığa mahkum etmektedir.

O "solcu" şimdi yeniden Ecevitçi oluvermiştir. Ecevit'in Fethullah Gülen sempatisini anlamasa da, ulusalcı çıkışlarından ziyadesiyle hoşnuttur. Öteki solcu kendi derdiyle meşguldür. Hâlâ "Biz nerde yanlış yaptık" tartışmalarıyla maluldür.

14/8/2007

İKİ TİP SOLCU VAR-1

O "solcu" aydınlanmacı, öteki solcu aydınlanmanın en değerli meyvesi, Paris Komün'cüdür.

O "solcu" tarihi köklerini İttihat Terakki'de arar. Talat Paşa'yı sevme komiteleri kurar. Öteki solcu Osmanlı Sosyalist Fırkası ve önderi İştirakçi Hilmi'yi kendi miladı olarak anar.

O "solcu" Hakkı Behiç ve Yunus Nadi'nin kurduğu TKP'nin tilmizi, öteki solcu Mustafa Suphi ve Ethem Nejad'ın öğrencisidir.

O "solcu" Çerkeş Ethem'i hain ilan eder, öteki solcu için ulusal kurtuluş mücadelesi bir kahramanlar silsilesi değil, tarihsel ve toplumsal bir dönüşümü anlama çabasıdır. Çerkeş Et-hem'in Yeşil Ordusu da o dönüşümün bir parçasıdır.

O "solcu" Topal Osman'ı kahraman ilan eder. Öteki solcunun kahramanı Mustafa Suphi ve Ethem Nejat'tır. O "solcu" Giresun'da Topal Osman'ın mezarına çiçek bırakır. Öteki solcu ise çiçeğini önderlerinin katledildiği Karadeniz'in "derinliklerine..."

O "solcu" Atatürk "devrimlerinin" milliyetçilik ve cumhuriyetçilik ve laiklik uktelerini öne çıkarır, Öteki solcu Mustafa Kemal'in "devrimcilik", halkçılık ve devletçilik adına yaptıklarını da saygıyla anar.

O "solcu" Atatürk'ten Marksist bir "usta" çıkarma tahayyülü içindedir. Öteki solcu Mustafa Kemal'in ulusal kurtuluş mücadelesindeki yeri ve önemini bilir. Bu mücadelenin ezilen halklara verdiği ilhamın bilincindedir. Ancak onun ufkunda, aynı tarihsel dönemdeki bir başka mücadele daha vardır. Lenin ve Sovyet devrimi.

O "solcunun" en önemli referansı Atatürkçülüktür. Öteki solcunun Marksizm.

O "solcu" milleti "sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle" diye tarif eder. Öteki solcu toplumda sınıflar olduğunu söyleyen Şefik Hüsnü'nün Takrir-i Sükun Kanunu ile yargılanışını hatırlar.

O "solcu"nun asr-ı saadet dönemi tek parti yönetimindeki Türkiye'dir. Öteki solcu "Bütün iktidar Sovyet-ler'e" denilen dönemden ilhamını alır.

O "solcunun" kökleri, TKP'ye ihanet eden Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir'in sorgu odalarında biat ettiği söylemlere dayanır. Öteki solcunun yüreğinde Şefik Hüsnü ve Nâzım Hikmet'in 1927'deki kararlılığı vardır.

O "solcu" Cumhuriyet yıllarının özgün teorisyeni diye "Birinci Adam" ve "İkinci Adam" kitaplarının müellifi Şevket Süreyya Aydemir'i hatırlar. Öteki solcu için özgün ve yaratıcı te-orisyen Dr. Hikmet Kıvılcımlı'dır.

O "solcu" Nazım Hikmet'i "Kuvay-i Milliye Destanı" ile Öteki solcu "Sevdalınız komünisttir" şiiriyle sever.

O "solcu" için, o yılların iyi dergisi Kadro, öteki solcu için hepsi kapatılan Yeni Dünya, Gerçek, Görüş ve Ses'tir.

O "solcu" büyük bir kayıtsızlıkla Nazi Almanyası'nı savunduğu yıllardan süzülen ışıkları bir "perde"nin "aralığı"na hapsetmiştir. Öteki solcu, TKP'li Faris Erkman'ın -kimilerine göre parti önderlerinden Reşad Fuat Baraner'dir- faşizm ve işbirlikçilerine karşı kaleme aldığı "En Büyük Tehlike" adlı broşürünü yazdığı bir geleneğin temsilcisidir.

O "solcu" için Varlık Vergisi bir onur, öteki solcu için 3. Enternasyo-nel'e gönderilen raporda yazdığı gibi ırkçı-faşist bir uygulamadır.

Ha sahi, o "solcu" 2. Enternasyo-nelci, öteki solcu 3. ve 4. Enternasyo-nel'cidir. Şimdi 2. (Sosyalist) Enter-nasyonel bile o "solcu"nun solculuğundan şüpheye düşmüştür.

O "solcu" Tan Gazetesi tahrip edildiğinde oradadır, pencereden aşağı rotatifleri atmaktadır. Öteki solcu Tan Gazetesi'nin içinde inançlarını savunmaktadır.

O "solcu" İsmet İnönü'yü hâlâ "milli şef" olarak görmektedir. Öteki solcunun kalbi İnönü döneminin mağdurları, Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi lideri Şefik Hüsnü ve Türkiye Sosyalist Partisi lideri Esat Adil için çarpmaktadır.

O "solcu" İsmet İnönü'yü "ülkeye demokrasi getirdi" diye kutsar. Öteki solcu 1951 TKPtevkifatının mağduru Mihri Belli ve Ruhi Su'nun anılarıyla büyümüştür. Getirilen "demokrasinin" sınırlarını o anılar çizmiştir.

O "solcu" için 27 Mayıs askeri darbesi bir "devrim", öteki solcu için darbedir.

Her ikisinin de yolu kısa bir süreliğine Türkiye İşçi Partisi'nde kesişir.

Sonra o "solcu" ortanın solcularını da destekler. Öteki solcu Fikir Kulüpleri Federasyonu'nda yolunu çoktan ayırmıştır.

O "solcu" o yıllarda Devrim ve Yön dergilerinin "zinde kuvvetler" diye orduya dizdiği cuntacı övgülerle teori inşa etmektedir. Öteki solcu Dönüşüm ve sonraları İleri dergilerini okuyacaktır.

O "solcu"nun bir türüne göre gençlik "sol sapma" diğer türüne göre "anarşisf'tir. Öteki solcu önce DÖB, sonra Dev Genç'te örgütlenmiş. "Ey Dev Genç'ti savaş günü yaklaştı" marşıyla sokaklardadır.

O "solcu" "önce antiemperyalist mücadele önemlidir. Sosyalizm an-ti-emperyalist mücadelenin başarısına bağlı yarının meselesidir" diye yazılar yazan Doğan Avcıoğlu'na biat etmiştir. Öteki solcunun rüyasını Ernesto Che Guevera ve Milli Demokratik Devrim'ci tezler süslemektedir.

(Devam edecek...)

13/8/2007

HRANT DİNK

HARANTT DİNK

İnsanlık; ömrünü, ezilenlerin ve emekçilerin onurlu bir hayat sürmeleri hedefine adamış yiğit bir evladını kaybetti. Ermeni halkının yaşadığı trajedinin ve Türkiye halkının içinde bulunduğu travmanın bilincinde olarak, bu ülkenin topraklarında yaşayan herkese “tarihle yüzleşme” cesaretini vermeyi hedef edinmiş bir aydınını kaybetti.
 

Ve bu ülke, özgür ve demokratik bir ortamda, halkların birarada yaşama imkânına kurşun sıkıldığına şahit oldu.

Hrant Dink’siz bir Türkiye artık daha fakir, daha çorak. Bugün Hrant’ın mücadelesine, değerlerine sahip çıkmak, bu topraklarda onurlu insanlar olarak yaşamanın şartı haline gelmiştir.

Hrant’ın katledilmesinden, ona kurşun sıkanlar kadar, Ermeni tehcirine dair her tartışmayı vatan hainliği olarak gösterenler, solculuğu milliyetçi-ırkçı-şoven histerinin içinden yapma küstahlığını ve gafletini gösterenler, farklı olana karşı hoşgörüsüzlüğü ve linç kültürünü yaygınlaştıranlar da sorumludurlar.

 “Türkiye’ye çalışmaya gelen 70 bin Ermeni’yi de sürelim, bu dertten kurtuluruz” demek;demokratik{} değerlere bağlı gibi gözüküp, 301. maddeyi kılıç gibi sallamak; yıllardır üstü örtülen gerçekleri açığa çıkarma yoluna baş koymuş insanlara “ajan-provokatör-vatan haini” sıfatını yapıştırmak; düşünen, düşündüğünü insanlarla paylaşan, onurlu ve başı dik bir hayat sürenlere düşmanlık etmek; aldığı tehditler bilinmesine ve hatta bizzat kendisinin gazetesindeki köşesinde yazmasına rağmen önlem almak için kılını bile kıpırdatmamak,Hrant’ın katledilmesine varan sonuçları hazırlamaktır.

Her şey olup bittikten sonra, TV ekranlarında “sıkılan kurşun, Türkiye halkına sıkılmıştır” diyenler suçlarını örtbas etme telaşına düşmesinler. Eğer kaldıysa, vicdan ve onurlarına sığınarak düşünsünler. O da kalmadıysa en azından sussunlar. Tarih önünde “insan sayılmak” için.

8/8/2007

HÜCREDEKİ ADA'LININ RÜYASI





taş duvar, demir, karyola ve yerlerde sayısız izmaritler,
helanın pis kokusu, rutubetli, sıkıntılı, nikotinli,
insanı serseme çeviren kurşun gibi ağır bir hava,
duvarlar sanki soğuk dalgaları imal ediyor.
istediğiniz kadar üzerinize kalın şeyler giyinin,
oligarşinin hücresinde soğuğu yenmek imkansız.
ranzanın karşısında kafesli demir kapı,
arkasında mehmet.
görevi dakikası dakikasına beni denetlemek
mehmedim utanıyor, kahroluyor.
"askerim ağam n'aparsın" diyor.
aslında o' da tutsak.
ben hücre içinde, o hücre önünde.
günde beş kez büyük başlar bakar içeriye;
yüzlerinde tecessüs.
"çılgın adam, 3-5 kişi ile koskoca karanlıklar
imparatorluğuna kafa tutan adalılar"
ama yine de "çılgın adamın" karşısında
bir eziklik duyuyorlar, o başka,
gündüz, gece diye bir ayrım yoktur hücrede,
zaman ve mekan özümlenmiş artık.
sadece koldaki saattir, geceyi gündüzü bildiren.
işık yirmi dört saat yanar.
bir nefes, bir dumandır yoldaşım.
cigaramı her çekişimde duman olur,
uçar giderim, ta uzaklara,
çoğu kere ada'ma giderim,
cigaramın dumanı, beni memleketime;
ada'ma götürür.
kahpe istanbul'un, kahpe bir bölgesinde,
bir evdeyim yoldaşlarımla beraber.
bu ev, yoldaşlık- dostluk-kardeşlik-mertlik-kazanç ve sevgi evidir.
bu evde, her şey o kadar güzel ve o kadar anlamlıdır ki...
ev de değil ada, ada!
satılmışlığın, kahpeliğin, riyakarlığın, adiliğin
ve her çeşit
aşağılık ve her çeşit yabancılaşmanın karışımı olan,
karanlık denizi'nin ortasında,
güneşi batmayan bir ada.
ben ne şuralıyım, ne buralı,
adalıyım adalı,
ada'm ormanlıktır.
dostluk, yoldaşlık, mertlik ormanı,
bütün ada'mı kaplar.
erdemin güneşi, yirmi dört saat aydınlatır adamı
biz ada sakinleri bilmeyiz karanlığı.
ben adalıyım ey kahpe hücre, ada'lı
doğru ya sen nereden bileceksin ada'mı.
asırlık, feodal,
militarist, hücre.
ya sen, öküze benzemek için kasılan, şişen
haset kurbağa hilkat garibesi bilir misin adamı?
dünya karanlıktır, güneşi batmayan böyle bir ada
yeryüzünde yoktur.
değilmi ki karanlıklar cücesi, zavallı acuze?
ya sen yarasalar şairi, pişkin cacomcho?
değil şiirlerde, masallarda bile böyle bir ada yoktur.
böyle bir ada eşyanın tabiatına aykırıdır.
senin için değil mi karanlıkların kapkara şairi?
senin dediğin eşyanın değil,
karanlığın tabiatına aykırıdır.
karanlık cüceleri, acuzeler, dürzüler...
yarının türkiyesi'nin hayvanat bahçesinde teşhir edilecekler...
ada'm kalabalıktır hain hücre:
elde mitralyözüyle,
sierra maestra'da, falcon'da, vietnam'da
mozambik'te, angola'da, sina çöllerinde...
özgürlüğün türküsünü söyleyenler.
zulme, kahpeliğe, sömürüye karşı...
dişiyle, tırnağıyla üç kıtada karşı koyanlar
benim evlatlarımdır kahpe hücre.
benim adamın ormanlıklarından aldıkları fideleri,
"birer birer dikiyor, kahpeler koalisyonunun dünyasına

kel dünya, ada'mın ağaçlarıyla ayıbını örtüyor,
güzelleşiyor artık.
iyi bak bana feodal duvar, iyi tanı beni.
seni yerle bir edecek adalılar'ı iyi tanı.
ada'm ve hemşerilerinin çoğu ne halde diye
dudak bükme, orospunun dölü utanç duvarı
evet ada'mı karanlığın suları bastı.
evet, benim gibi birçok adalı çirkef suların altında,
ama boşuna sevinme, ada'm batmaz, yok olmaz
ada'm sadece karanlık denizinde yerini değiştirdi.
hepsi o kadar.


mahir çayan

7/8/2007

NEDEN ORADA OLMAYACAĞIM


Neden orada olmayacağım

CHP Denizli Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Neşşar aşağıdaki mektubu göndermiş:

Çocuklarınız "neden orada değildin" diye sormasın! Kamuoyuna Davet

Ben 14 Nisan saat 11.00'de Tandoğan'dayım ve Atanın huzuruna yürüyeceğim. Ülkeyi yaklaşan kabustan kurtarmak adına yurttaşlık görevimi yapacağım. Siz ne yapacaksınız?

Yıllar sonra torunlarınıza "Evet oradaydım" diye gururla anlatacak mısınız, yoksa çocuklarınız "neden orada değildin?" diye sorduklarında başınızı önünüze mi eğeceksiniz?

Ben tehlikenin/arkındayım ve 14 Nisan'da Tandoğan Meydanı'nda olmayı seçiyorum. Sizi de bekliyorum.

Sayın Prof. Dr. Mehmet Neşşar'a cevabım aşağıdaki gibidir.

Bu ülkeyi bu kâbusun içine sürükleyen, doğrudan İttihat ve Terakki zihniyeti ile başlayan ve CHP ile devam eden "tek ırk, tek bayrak, tek din" söylemi ve onun yarattığı ırkçı resmi ideolojidir. Partiniz bu gerici zihniyetin bizzat kurucusu olduğu gibi, bu ırkçı resmi ideolojinin şu anda MHP'den daha aktif savunusunu da yapmaktadır. Dolayısıyla 14 Nisan'da Ankara'da Tandoğan meydanında sizin yanınızda olmak, bizi kâbustan kurtarmayacağı gibi, tersine bu ülkede, Türkiye halklarına 80 yıldır kan kusturan resmi ideolojinize hizmet anlamına gelir. Türkiye asıl CHP zihniyetinden kurtulduğu gün karanlıktan kurtulacaktır.

NEREDEYDİNİZ?
Türkiye'de sol siyaseti, sol vicdanı, aydın duruşunu doğrudan sizin partiniz olan CHP yok etti. Ve bugün siyasal islamı iktidara taşıyan da sol muhalefetin yokluğudur. Sol ve sosyal demokrasi adına ırkçılık ve gericilik yapıyorsunuz. Tarihteki bütün Alevi katliamları sizin iktidarlarınız döneminde oldu. Siz aynı zamanda bilim adamı kimliği olan bir milletvekilisiniz ve yıllardır parlamentodasınız. Bu süre içinde Alevilerin bağrında bir yara gibi duran Madımak Oteli biz Alevi-lere zulmedilircesine et lokantası yapılırken, Sivas katilleri Türkiye'nin koruması altında yurtdışında elini kolunu sallaya sallaya gezerken, zorunlu din dersleriyle Alevi çocuklarına Sünni İslam öğretilirken, on binlerce Alevi "cemevleri yasal statüye kavuşsun" talebiyle sokağa dökülürken, sırf Kürt olmalarından dolayı insanlar sokak ortasında linç edilirken, hukuk devleti ilkesi ayaklar altına alınırken neredeydiniz?

Munzur Vadisi, Fırtına Vadisi ve Hasan-keyf gibi birçok doğal ve kültürel miras suların altında bırakılıp insansızlaştırılırken neredeydiniz? Hortumcular, sağcı çeteler, hırsızlar toplumun üzerine aç kurtlar gibi çöreklenirken, sokak ortasında devrimciler katledilirken, mezarlıklar gözaltında kayıplarla dolarken de yoktunuz. Sesinizi çıkarmadınız ve bu ülkenin bu kâbusu yaşamasına neden oldunuz. AKP iktidarı döneminde parlamentodaki tek muhalefet partisi sizdiniz. Bu karanlık sadece AKP iktidarının değil, sizin başarısız muhalefetinizin ve sol vicdanla alakası olmayan çizginizin ürünüdür.

NE DEĞİŞİYOR?
Bu gerekçelerle, Tandoğan'da yapacağınız mitingde yanınızda bulunmayacağız. Siz yurttaşlık görevini, ordunun postalları altında Ata'nın huzuruna yürümekten ibaret sayıyorsunuz. Seksen yılda ülkeyi Ata'nın heykelleri, İstiklal Marşı ve "Ne mutlu Türküm diyene" afişleriyle donattınız da ne değişti sayın Neşşar? Gözünüz başka hiç bir şey görmüyor, biz de yaptıklarınızın bir faydasını görmüş değiliz. Hazır Ata'nın huzurunda toplanmışken, tankların üzerine çıkıp CHP bayrağı asarak, mehter marşı eşliğinde Kuzey Irak'a doğru da yol alabilirsiniz. Musul'u ve Kerkük'ü kurtarırsınız hiç olmazsa, çünkü Türkiye'de sizin kurtarabileceğiniz bir şey kalmadı.

Siz "sol" bir parti olarak, yürüttüğünüz sağ siyasetle bu ülkede sol muhalefetin belinin kırılmasına neden oldunuz. Kürt sorununda, azınlıklar sorununda, Alevilerin sorunlarında hiç bir zaman sol bir duruş sergi-leyemediniz. Sürekli üniter devletin modası geçmiş ve bütün dünya nezdinde utanç abidesi gibi kalan ırkçı ve gerici hassasiyetlerine sarıldınız, bu söylemlerin tutsağı oldunuz. Bugün de, ne güzel, sayenizde AKP siyasal islamı iktidara taşıdı, yarın cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak. Siz ise siyaset yapmak, mücadele yürütmek yerine sadece Ata'nın huzuruna yürüyorsunuz. Mekke'yi tavaf etmeye giden Müslümanlar gibi sürekli Anıtkabir'i tavaf edip Ata'nıza ağlıyorsunuz, ruhundan medet umuyorsunuz. Beyni ve mantığı olan bir insan olarak şunu anlamakta hakikaten zorlanıyorum: Ata'nızın huzuruna çıkınca ne değişiyor? Lütfen açıklar mısınız?

HANGİ GURUR?
Kişilikli ve sol bir siyaset yürütüp yaşanan sorunların karşısında aydın ve demokrat fikirler üretip bu yönde kamuoyu yaratmak, vicdanlı bir duruş sergilemek, Türk-İslam sentezine karşı etnik, dini ve siyasal kimliklerinden dolayı ötekileştirilip hakları gaspe-dilen kesimlerin taleplerine kulak vermek ve demokratik çözümler üretmek yerine, siz bütün bu saydığım maddelerden sınıfta kalmış bir parti olarak sadece türban yasasına karşı çıkmışsınız ve Türkiye'nin Kuzey Irak'taki Kürtlere saldırmasını, kan dökmesini savunmuşsunuz.

Bugün kalkıp "CHP ile birlikte Ata'nın huzurundaydım" demeyi bize gurur olarak yutturuyorsunuz. Ben atası-dedesi, soyu so-pu Kürtlüğünden ve Kızılbaşlığından dolayı devlet katliamlarıyla kırılmış, Türk ordusu tarafından köyleri, ormanları yakılmış, Munzur Vadisi ve barajlar sorunuyla doğası tahrip edilmiş, Dersimli bir Kürt-Alevi genci olarak, maalesef sizinle bu "gurur"u paylaşamayacağım sayın Neşşar.

Yıllar sonra torunlarım "neden orada değildin" diye sormayacaklar, sorarlarsa da başım dik ve alnım açık bir şekilde "Vicdanım gereği, 80 yıllık bu haksızlığa ortak olmadığım ve CHP'nin başını çektiği ırkçılığa destek vermediğim için muüuyum" diyeceğim.

Bu ülkede, devletin mayasını oluşturan 80 yıllık ırkçı, baskıcı zihniyede hesaplaşıl-madıkça; etnik, dini, sosyal, cinsel, siyasal farklılıklarından dolayı sesleri kısılmış kesimlerin hak taleplerinin yanında yer alınmadıkça; Kürt Sorunu'nda "kanı susturun" söylemiyle sokağa inilmedikçe, 12 Eylül Anayasası'na kökten karşı çıkılmadıkça yürütülen hiçbir siyaset "sol" olmayacaktır. Sol olmak Can Yücel'in deyimiyle "tüzük" değil, "büzük" gerektiriyor.